|
“Ben bir müzisyenim, ondan sonra
biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten
doğru bildiğim bir şeyi en azından çok
zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem” diyordu bir röportajında Kazım
Koyuncu...
Dünyaya o unutulmaz güzel sesini
bırakıp veda ettikten bir gün sonra 26 Haziran 2005 günü Harbiye Açıkhava
Tiyatrosu'nda Kazım'ı İstanbul'dan Hopa'ya uğurlanmaya gelen binlerce kişinin
sevgisini kazanmasının sırrı bu sözlere
yansıyan duruşu ve kişiliğiydi.
Kazım Koyuncu Karadenizliydi.
Artvin'in yaylaların yeşiliyle denizin mavisini buluştuğu Hopa ilçesinin
bugünkü adı Yeşilyurt olan P’anç’ol köyünde 7 Kasım 1971'de doğdu. Doğum
tarihinin nüfus kağıdına 10 Mayıs 1972 yazılması nedeniyle yılda iki kez doğum
günü kutlama mesajlarını gülümseyerek karşılardı Kazım. Çocukluğunda “Kemençeci Yaşar” olarak tanınan Yaşar
Turna'nın türkülerini çok dinlediğini her zaman dile getirirdi.
Kazım Koyuncu çocukluk günlerini
anlatırken “Kitap okuyan babamdan kaynaklı olarak diğer çocuklardan farklı
oldum” diyerek babasının farklılığın kendisine nasıl yansıdığının altını
çizer. Hopa’da bakkallık ve berberlik yaparak ailesinin geçimini sağlayan Cavit
Koyuncu, 1960’larda Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluş dönemlerinde partililerle
tanışmış, dükkanı öğrencilerin kitap-gazete okuma yeri haline gelmişti. Cavit
Koyuncu’nun Oğuz, Canan, Hüseyin, Orhan
ve Kazım’dan küçük Niyazi olmak
üzere 6 çocuğu vardı. 12 Eylül'ün
ardından Erzurum'da 6 ay hapis yattığı sıralarda Kazım 10 yaşındadır ve aile
anne Hüsniye Koyuncu’ nun
gayretleriyle ayakta kalır. Baba Cavit Koyuncu’nun aldığı mandolin ve amcasının
Almanya’dan getirdiği gitar, Kazım’ın müzik yaşamına ilk adımlarının nedeni
olur.
Kazım Koyuncu “17 yaşında köyünden çıkar”
ve 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girer.
1993'te okulu bırakır ve sadece müzik yapmaya karar verir. Bu dönemi şu
sözlerle anlatıyordu Kazım Koyuncu “Zor dönemler, o okulu bitirip kaymakam
falan olacaksın ya da kendi istediğin işi yapacaksın. Ama hep soru işaretleri
olacak, sonu nereye varacak? Bu tercihlerden soru işaretli olanını tercih
ettim.”
Kazım, 1990 yılında Çağdaş Sanat Atölyesi’nin etkinliklerinde yer
aldı. Çağdaş Oyuncular'ın sahneye koyduğu ''Faşizmin Korku ve Sefaleti'' adlı
oyunun müziklerini yaptı. 1991 yılında Ali Elver ile birlikte kurduğu ve müziğe başladığını söylediği “Grup
Dinmeyen” dönemini de yine bir röportajında şöyle dile getiriyordu: “Özgün
müzik denen, protest denen tarzda müzik yapmayı amaç edinen bir grup kurduk ama
kısa zamanda elektrik gitarı sokmaya başladık. Dağıldık, toplandık falan çok
uzun sürdü. En sonunda Dinmeyen 1996'da Sisler Bulvarı isimli bir albüm
çıkardı.”
Grup Dinmeyen tek albümünden sonra
dağılırken Zuğaşi Berebe grubu Kazım Koyuncu'nun müzik yaşamında daha etkili
bir yer alıyordu. Kazım Koyuncu bu dönemi “Dinmeyen'i kurduktan hemen sonra
1993 yılında Zuğasi Berepe (Denizin Çocukları) isimli yeni bir grup kurduk.
Yani hem Dinmeyen devam ederken hem de bu grup devam etti” diye internette
Lazuri.com adresli sitede kendi yazdığı yaşam öyküsünde özetlemişti.
Zuğaşi Berepe, Kazım'ın müzik yaşamında
bir dönemeçti.
Zuğaşi Berepe, Kazım Koyuncu'nun
müzik yaşamında olduğu kadar Lazca söyleyen bir rock grubu olarak da Türkiye'de
önemli bir adımdır. Aslında Kazım Koyuncu bir gösteride gözaltına alındığında
Emniyet'te polisin ağzından laf almak için Lazca konuşmasıyla “Lazlığının”
farkına vardığı hikayesini birçok sohbetinde dile getirmişti.
Lazcayı
keşfetmek
Kazım Koyuncu'nun bu dönemlerde
tanıştığı ve henüz İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğrenci olan Mehmedali
Barış Beşli, bir horon çalışması içindedir ve burada Lazca müzik yapma
düşüncesi doğmuştur. Mehmetali Beşli, Lazca müzik düşüncesinden Kazım’a söz
eder. Kazım, Mehmedali Barış Beşli, İlhan
Karahan (Yabantaş) bir araya
gelirler ve daha sonra Metin Kalaç’
ın da aralarına katılmasıyla Zuğaşi Berepe kurulur. Kazım Koyuncu Zuğaşi
Berepe'nin önemini bir röportajında şöyle vurguluyordu: “Hiçbir şey
düşünmeden Lazcayı keşfetmeye, keşfettiğimiz dille de müziği sonuna kadar özgür
bırakmaya başladık. Lazca, rock müziği yapma konusunda çok ciddi bir dayanak
oldu. Çok bakir bir dildi ve çok enteresan bölünebiliyordu. Melodileri sözlerle
oturtmak için çok çaba sarf etmedik... Yaptıkça büyük bir şey yaptığımızı
anladık. Lazlarla karşılaştığımız anlar çok enteresandır. Uzun saçlı, küpeli
yırtık pantolonlarımız vardı. 80 doğumlu insanlar hala Zuğaşi Berepe hayranları
olarak geliyorlar. Özellikle şimdi Lazca rock müzik yapmaya başlayan gençleri
görünce hakikaten bir şeyi başardığımızı düşünüyorum. Bizim bir amacımız vardı.
Sadece Lazcayı korumak değil, yaşamaktı, yaşarken de bir şeyleri ifade etmekti.
Biz kendi ilkelerimize sadık olduk. Lazca bize çok büyülü bir şey de kattı. 6-7
sene sürdü.”
DOSTLUK
BİTMEDİ
Zuğaşi Berepe 1995'te "Va Mişk’unan-Bilmiyoruz”, 1998'de "İgzas-
Gidiyor” albümlerini çıkardı. Gruba zamanla bas, perküsyon ve flütü ile Cafer İşleyen, elektrogitarda Gürsoy
Tanç, davulcu Zülküfil Murat Dilek ve Uğurcan Sezen
katılmıştı. Tulumlara Mahmut Turan nefes veriyordu. Zuğaşi Berepe'nin
Brüksel konseri sırasında canlı kayıt edilen parçaları kısıtlı sayıda
bastılan Bruxel Live (1998)
albümü de rock müzik sevenlerin hala peşinden koştukları efsaneleşmiş bir
çalışmadır.
Zuğaşi Berepe'nin 1998'de
dağılmasından söz ederken Kazım Koyuncu “Biraz benim yüzümden gibi
görüyorum” der. Gruptan ayrılma kararı alır ama arkadaşlarıyla hiçbir zaman
ayrılmaz. Solo çalışmalarını yaptığı
müzisyen arkadaşlarını çoğu zaten Zuğaşi Berepe grubundan dostlarıydı ve
hep yanında kaldılar. “Biz hala en
yakın arkadaşlar olarak yaşıyoruz” diyordu.
SALKIM SÖĞÜT
Zuğaşi Berepe'den ayrıldıktan sonra
zor dönemler geçirir Kazım. Tuncay
Akdoğan’ ın “Serüvenciler”
grubunun kuruluş aşamalarına katıldı. Bu çalışmalar sırasında kaydettiği “Darbedar” adlı şarkı, Akdoğan’ın 22
Kasım 2004’te ölümünden sonra arkadaşları tarafından çıkarılan “Veda” adlı albümde yer aldı. Aydoğan’ı
kaybetmekten büyük üzüntü duyan Kazım “Ölüm
hepimizin hayatında var. Biraz bizim büyümemizi sağlayan şeyler” diyordu.
Kazım, 2000 yılında Beyoğlu Metropol Müzik'in çıkardığı Salkım
Söğüt dizisinin ikincisinde daha sonraları kendisiyle neredeyse özdeşleşen
Megrelce “Didou Nana” şarkısını, Lazca çok sevilen bir türkü olan “Golas
Empua Yulun” ile “Dağlarda Kar
Sesi Var” türküsü ile yer aldı. Salkım Söğüt-4’te ise Kazım’ın
seslendirdiği en güzel şarkılardan olan ve Viya albümünde de yer alan “Ou Nana” şarkısında İlkay Akkaya ile düet yaptı.
VİYA
Kazım Koyuncu müzik yaşamına tek
başına devam etmek istediği zorlu döneminde kendi deyişiyle daha “Karadenizli” bir çalışmaya yöneldi. Beyoğlu Metropol
Müzik'in sahibi Faruk Altun' un
yapımcılığını üstlendiği Viya albümünün hazırlık sürecini Kazım'ın 2004'teki söyleşisinden aktaralım: “Bugün hala rock'nroll
duygularla örülmüş bir insanım. Fakat etnik vurgulardan etnik müziklerden büyük
ölçüde beslenen rock'n roll bir adamım. Sadece kişiliğim belki rock'n roll’dan
duyguları içeriyor ama yaptığım ve yapacağım şey bundan böyle daha çok etnik
müzikler olacaktır diye düşünüyorum.”
Viya albümü Kazım'ın gelecekteki
müziğinin şekillendiği, habercisi olduğu bir albüm olarak düşünülebilir. Viya, Kazım için gelecekte yapması
gerekenler için işaretti. Kazım “aslında bir geçiş çalışması oldu” diye
nitelediği Viya'da Lazca, Gürcüce, Hemşince anonim şarkılar ve Laz sanatçı Hasan Xelimişi'nin eserlerini söyledi.
Söyleşilerinde özellikle K’oçari,
Lazca Domivamis, Lazlardan ayrı bir halk olan Hemşin dilindeki Ka Tun Mita Xendasoç' un
düzenlemelerine dikkat çekiyordu.
Karadeniz'in kaybolmaya yüz tutmuş
dillerine sahin çıkarken “Türkçe'yi ben
seviyorum...Lazca başka bir yerde duruyor ama etnik müzik çok tahrik ediyor
beni. Özellikle Karadeniz müziği ve Kürt müziğini de severim, ritm altyapısına
bayılırım” sözleriyle de tüm
Türkiye'yi kucaklamaya gayret ediyordu.
Kazım müzikteki yolunda kendine
belirlediği ilkeleri giderek daha belirginleştirdiğini şu sözleriyle
anlatıyordu: “Bugün etnik seslerden
beslenmeyen bir müzik yapmayacağımı biliyorum. Ne yapacağımdan çok ne
yapmayacağımı biliyorum. Melodik kurguları çok standart popüler kurgularıyla
aynı şey olmayacak. Etnik müzikten hep besleneceğim. Başka etnik müziklerden ve
modern müziklerin birtakım şeylerinden de çekinmeyeceğim. Bazen bateri de
elektrik gitarı da, erbaneyi, kavalı da kullanabilirim. Ben kendime bir şeyler
yaratmayı düşünüyorum. Bunu istiyorum ama öz itibariyle Karadeniz vurgusunu
ortaya koymaya düşünüyorum.”
Modern denemeleri, etnik
enstrumanları da kullanarak yapmayı seviyordu ama “Türküleri
yorumlamak bir şeydir ama yeni bir şeyler yapmak daha önemli bir şeydir. Bunun
peşinde olmak gerektiğini düşünüyorum” diye de bir dipnotu vardı.
Viya albümüyle Karadenizlilerle tam
bir bağ kuramasa da üniversite öğrencileri, “muhalif kesimler”le buluşur.
Zaten çekincelerinin altını “ Beni
diğerleri gibi tanıma sansları yok. Bunu bilerek benimle tanışmalarını arzu
ediyorum. Ben onların alışık oldukları bir Karadenizli şarkıcı olarak onlarla
asla buluşamam. Onlar da buna alışa alışa benimle bir gün doğrudüzgün
karşılaşabilirlerse sevineceğim” diye çiziyordu.
GÜLBEYAZ
Kazım Koyuncu, yılında Kanal D
televizyonunda yayımlanan Gülbeyaz
adlı televizyon dizisinin müziklerini yapmaya yönetmen Özer Kızıltan ile
dostluğu ve bir Karadeniz dizisine doğru katkılarda bulunabileceğini düşünerek
kabul etmişti. Gökhan Birben'in okuduğu
“Hey Gidi Karadeniz” şarkısıyla
başlayan filmin müzik çalışmalarını şöyle aktarıyordu: “Güzel olduğuna inandığım seyleri yaptım. Piyasanın istediği şeyleri
yapmak mutlu olmayacaktık. Akustik enstrumanlar, kemençe tulum kullandım. ”
Kazım'ın Gülbeyaz dizisinin
müziklerini yapmaktan alışılmış “komik
Karadenizli” tiplemesinden uzakta bir proje olmasının büyük etkisi vardı. “İnsanlar yaşıyorlar ve yaşayan insanların
çok fazla konuları var sadece komiklikleri yok. İnsan olarak ve yaşadıkları
hikayeleriyle düşünerek algılamadılar sinemacılar, televizyoncular” diye
komedi unsuru Karadenizli hikayelerine tepkisini dile getiriyordu.
HAYDE
Kazım Koyuncu ikinci albümde
Karadeniz vurgusunu daha öne almayı düşüncesini nisan 2004'te Beyoğlu Metropol
Müzik'ten yayımlanan Hayde albümünde
gerçekleştirdi. Ama türkülere, otantik tarzı yönelirken kendi deyişiyle “daha çok da Batı'laştı”. Türkçe türkülerin yanı sıra Lazca, Gürcüce,
Hemşince, Megrelce şarkılarla Karadeniz'in tüm kültür ve renklerini yansıtmaya
çalıştı. Tulum, kemence, kaval gibi otantik çalgıların yanı sıra bas,
elektrogitar, davul ve bilgisayar destekli seslerle müziğine tam da anlattığı
gibi hem otantik hem modern öğeler kattı. Gülbeyaz dizisinin başrol oyuncusu Şevval Sam bu albümde “Ben Seni Sevduğumi” türküsünü
seslendirirken Kazım “Gelevera Deresi”
türküsünde Şevval Sam ile düet yapmıştı.
Hayde'yi “Benim sahnedeki edindiğim tecrübeler, film
müziklerinden tecrübeler ve arkadaşlarımla
paylaşıp, ürettiğim şeylere dayanan bir sound oldu” diye anlatıyordu. Fadime, elektrogitar ve ritmleriyle
tam da Kazım'ın anlattıklarını yansıtıyor. Rize'nin Pazar yöresinden bir ezgi
olan Hayde'deki vokal denemelerine de işaret ediyordu ve ekliyordu “Hayde'nin arasına yazdığım tulum ve
elekrogitar soloları üçyüz yıllık bir melodiymiş gibi duruyor.”
Hayde'yi hazırladığı dönemde
Kemal Sahir Gürel ile birlikte Sultan Makamı adlı televizyon dizisinin
müziklerini yapıyordu. Filmin jeneriğine “Denizde
Kararti var” şarkısının girişinde kullanığı klarnet solosunu
taşımıştı.Karadeniz'in tulumu ile klarneti buluşturmasının hikayesinde kendi
beslendiği kaynakları da anımsatıyordu: “Ben
Hopalıyım,oradan 17 yaşındayken ayrıldım ama o kadar çok değişik müzikler
dinledim ki. Rock müzik dinlediğim kadar İç Anadolu da, Doğu da dinledim.İster istemez bütün bunlar beni
oluşturmuş oluyor. Benim aklımdaki gerçek müzik olgularını ortaya çıkarıyor.
Hal böyle olunca bundan bağımsız bir müzik yapmam da mümkün değil. Sadece bir
Karadeniz şarkıcısı olarak hayatta durmadığımdan ötürü bütün bildiklerimi ve
hissettiklerimi yansımam gerekiyordu. Bu albümde biraz da bilinçli bir müdahale
ile klarneti bizim müziğe adapte etme
kararı verdim. Çünkü klarnetle tulum bence çok iyi yan yana geliyordu.”
“Bence Laz müzik tarihindeki en önemli yeniliklerden
bir tanesiydi” diye bu enstrumanların
buluşmasını anlatırken kendi müzik kaynaklarını irdelemeye devam ediyordu: “Bütün bunlar benim yapacağım müziğin tarzı
ne olursa olsun içinde olmalı diye düşünüyorum. Yenilikler yaratmalıyım. sonuç
itibariyle ben şarkıların ana melodilerine müdahale etmiyorum, sözlerini de
değiştirmiyorum, saçmalamıyorum, ama düzenleme yaparken yeni melodiler katmaya çalışıyorum, ve yeni
enstrumanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.”
Hayde, Kazım Koyuncu'yu
Karadenizlilerde daha sıkı buluşturan bir albüm oldu. Müthiş bir tempoyla hem
Karadeniz kentlerinde, hem Türkiye'nin her bölgesinde hem de yurtdışında
konserden konsere koştu. “Henüz tam
olarak yapmak istediklerimi yapamadım ama biraz bildiğimiz şeyleri bozan, biraz
statükoyu parçalayan, biraz ezberlerini bozan işler yapmayı çok istiyorum.Bunun
için vargücümüzle arkadaşlarla çalışacağız” diye tutkusunu dile
getiriyordu.
Kazım Koyuncu, grubunda
Zugaşi Berepe'den bu yana çalıştığı arkadaşları, yeni katılanları önemsiyor,
çalışmalarında hep “arkadaşlarım”
diyerek ekibine verdiği önemi de belli ediyordu. Metin
Kalaç, Cafer İşleyen, Murat Dilek, Gürsoy Tanç, sonradan aralarına katılan
kemençe sanatçısı Selim Bölükbaşı, geri
vokallerinin yanı sıra ve horonlarıyla
izleyiciyi coşturan Harun Topaloğlu,
tulumcular Metin Turan ve İsmail Avcı,
Kazım ile birlikte o müthiş sahne performanslarını yaratıyorlardı. Hayde,
piyasa koşullarının alışılmış yöntemlerini kullanmamasına ve sektörün krizine
karşın satış rakamlarıyla müzik dünyasını şaşırtırken geniş dinleyici kitlesi
konserlerini dolduruyordu. Bu “popülerliğin”
duruşunu nasıl etkileyeceğini daha doğrusu etkilemeyeceğini şöyle
anlatıyordu:
“Hayatımda ne paranın ne de başka acayip değerlerin
çok fazla bir yeri olmadı.Para güzel bir şey, bazen olduğu zaman kendimi iyi
hissediyorum ama parayı hissetmiyorum. Onu hayatımın apayrı bir yerine koyuyorum.
İçimdeki müzik yapmak ateşinin hiç sönmemesi için sürekli bir şeyler katmam
gerekiyor. Oraya sürekli bir şeyler atmam ve bu yangını büyütmem gerekiyor diye
düşünüyorum... Bence bir sanatçının ya da bir şarkıcının çok cesur olması
gerekiyor.”
Demokratik kitle örgütlerinin düzenlediği konserlere,
dayanışma amaçlı etkinliklere her zaman katılacağını “Açıkhava Tiyatrosu'nda çok güzel bir konser
yapabiliriz ama la bella düğün salonunda bir sendikanın etkinliğinde grubumla
birlikte çıkmayı istiyorum çünkü bunlar
insanı kendisine getiriyor. Bütün bu etkinliklerin tamamına ve o hayatın tamanına
eşlik edeceğim. bundan başka şans bulmuyorum kendime”
sözleriyle dile getirmişti.
Müzisyenlerle
dayanışma
Müzisyen arkadaşlarıyla her zaman dayanışma içinde
olan Kazım Koyuncu, Patika grubunun
2005 yılında çıkardığı albümüne destek olmuş “Aşk Beni Büyütmedi” albümünde
“Yalnızlık Şarkısı” adlı şarkıyı
seslendirmişti. Umay Umay’ın “Ağzı Bozuk
Aşk Mektubu” albümünde Megrelce şarkı olan Gyuli Çkimi’nin melodisindeki bir şarkıda düet yaptı. Karadenizli türkücü Hülya Polat’ ın Rino albümünün
müzik yönetmenliğini üstlendi. Tunay
Bozyiğit’ in “Seyduna Türküleri”
dizisinin üçüncüsüne de sesiyle katkıda bulunmuştu.
HASTALIĞA MEYDAN OKUMA
2004 yılının sonlarında aralık ayında Kazım Koyuncu'ya
testis kanseri teşhisi konuldu ve kısa bir süre sonra tüm dostları,
dinleciyicileri kötü haberi aldı. Kazım Koyuncu,hastalığıyla büyük bir
mücadeleye girerken etrafındaki sevgi çemberiyle bu zor zamanların geçeceğine
inanıyordu.
Kazım nefesi yettiği kadar sesi çıktığı kadar
müziğinden ve direncinden vazgeçmedi ve kemoterapi tedavisi sırasında 4 Şubat 2005'te İstanbul'da Taksim'deki Yeni Melek Gösteri Merkezi'nde
izleyicileriyle kucaklaştı. Sevenlerine hastalığına unutturduğu müthis bir
konser verdi ve aslında yaşam dersi verdi.
Konserlerinden vazgeçemezdi ve
belki biraz da sevenlerini üzmek için “ha kanser ha konser” diye
esprili yapmaktan geri kalmamıştı.
Gördüğü ilaç tedavisinden çok sevdiği saçlarının tamamen dökülmesini
beklemeden kendisi kestirmiş ve grubundaki bütün dostları da aynı şekilde
saçlarını kestirerek yüreklerinin Kazım ile birlikte olduğunu göstermişti. Bu
konserde gruba nefesli sazlarıyla müzisyen dostu Kemal Sahir Gürel de
katılmıştı.
Germ hücresi tümör
Kazım, 23 Nisan 2005 günü Trabzon Dernekler
Birliği'nin İstanbul Ticaret Odası'nda düzenlediği "Çernobil'in
etkileri ve Hasta Hakları" panelinde yaşam, hastalık, bilimi
sorguladığı acı ve isyanı bir arada hissettiren bir konuşma yaptı.
Kazım'ın o konuşması da yerleşik düzenin kuralları
dışında kalmasına karşın nasıl böyle bir geniş izleyici kitlesini edindiğini
açıkça gösteriyordu. Çernobil panelindeki konuşmasından birkaç paragrafı Şehnaz Yeygel’ in bat çözümlerinden
alıntı yaparak aktaralım:
“..Bilgi ve
bilim kendini yenilemediği müddetçe gerici bir seydir, özellikle bilginin
kendisi... Ben germ hücreli tümörleri öğrendim. Benim germ hücreli tümörlerim
var. Şu anda herhangi bir kan testiyle ve patoloji sonucuyla bana gelindiği
zaman dünyanın herhangi bir germ hücreli tümörünü tedavi edecek profesör kadar
size ilaç yazabilirim. Çünkü öyle yazıyor ve yüzde 80 kurtulma ihtimali
olduğunu yazıyor. Ama yüzde 20' yi sorduğum zaman doktor bana 'Niye onu
soruyorsun ki?' diyor. Çünkü ben yüzde 20' yi merak ediyorum.”
“...Hayatım 33 yasına kadar hep mücadele ile geçti.
Hep gıcık işlerle uğraştım. Sahil yolu projesi dediler. Bir albüm yaptım, sanki
gazete çıkarmış gibi yazdım oraya "Sahil yolu projesini istemiyoruz.
Nükleer santral istemiyorum..."
“..Şimdiye kadar verdiğim bütün mücadele ve
rahatsızlık için kimseden özür dilemiyorum ve yaptığım her şeyden de gurur
duyuyorum. Bundan sonra da hayatım ve sağlığım nere giderse gitsin daha da
gıcık, illet, muhalif, deli bir herif olmaya devam edeceğim.”
Kazım Koyuncu, 30 Nisan 2005 tarihinde
Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nin ödülünü almak için Trabzon'a gittiğinde
hastalığı ilerlemişti ve ağrılarına karşın ayaktaydı. Karadeniz Teknik
Üniversitesi'nde gençlerle bir kez daha buluştu ve çok sevdiği gibi horonlar
tepildi, bir ağızdan şarkılar söylendi. Bu kez zaman zaman oturmak zorunda
kaldı, ama vazgeçemediği konserlerine verdiği anlama çok önceleri anlatmıştı
zaten: “Bizim sahne ile ilgili yaşadığımız
bir hikaye var, bir masal var. zamanla daha büyük yerlere taşıyabileceğimiz, ne
olur bilemiyorum ama bu konserlere daha başka şeyleri taşıyabileceğimize dair
tuhaf bir şey var inaç var içimde. bu konserler sadece bir konser olarak
kalmayacak gibi geliyor. belki bir
yürüyüş başlatırız bilemiyorum.”
UĞURLAMA
Kazım Koyuncu 25 Haziran 2005 günü tedavi gördüğü
hastanede yaşamını yitirdiğinde gerçekten de bir yürüyüş başlatmıştı. Kazım
Koyuncu’yu İstanbul’dan uğurlamak üzere Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir
tören düzenlenmiş ve çok kısa sürede duyurusu da yapılımamıştı ama 26 Haziran
2005 günü binlerce kişi gözyaşları içerisinde gelmişti. Genç yaşlı, işadamı,
işçi, öğrenci, sanatçı, toplumun tüm kesimlerinden gelip Harbiye Açıkhava
Tiyatrosu’nu dolduranları acılarını isyana dönüştürmüş Çernobil kazasından
sonra kayıtsız kalan devlet, hükümet yetkililerinin tutumlarını sorgulamıştı.
Binlerce kişi Kazım’ı taşıyan aracın arkasından Taksim’e kadar yürüdü,
sloganlarını kesmedi. Aynı akşam Kazım’ı Trabzon Havaalanı’ndan alan
Karadenizliler doğduğu Hopa’ya doğru arkasından büyük bir konvoy oluşturdular.
Yağmur altında Trabzon’un, Rize’nin ilçelerinden geçerken otoban kenarlarından,
balkonlardan, pencerelerden isyankar çocuklarına el salladılar bağırlarına
bastılar.
Kazım, 27 Haziran
2005 günü artık adı Sugören olarak değiştirilen
2-3 km uzaklıklıktaki K’ise’deki evinden
binlerce seveni tarafından alınıp tulum sesleri arasında Hopa Meydanı’na
getirildi. Ailesi, grup arkadaşları, sanatçı dostları, sevenleri, nişanlısı Gönül Bozoğlu duygularını Hopalılarla
ve Türkiye’nin dört bir yanından gelenlerle paylaştılar. Kazım’ı doğduğu P’anç’ol’a
doğru giderken arkasında binlerce kişi
vardı. P’anç’ol’un biraz yukarısında yaylaların karşında, doğduğu topraklara
emanet ettiler Kazım’ı.
“Yüz sene daha yaşasam, yapsam, yapsam, yapsam hep yapsam yine eksik
gideceğiz. Ne kadar eksik gidersek hayatta yapacak o kadar çok şey bırakırız…”
Kaynak: Hatice Tuncer’in 2003, 2004 ve 2005 yıllarında Cumhuriyet
Gazetesinde yayımlanan röportajlarının bant çözümleri.
Dostları Mehmetali Barış Beşli ve Paluri Arzu Kal’dan
alınan bilgiler.
|